Ana Sayfa

Evrimcilerin en büyük açmazı, süreç problemidir. Onlara göre, her bir canlı zamanla mükemmel hale gelir. Bir başka deyişle canlılar, basitten yüksek yapılılara doğru evrimleşir.

Dinazorlarla insanlar bir arada yaşayabilirler miydi? Gondvana adasında çok eski 3 milyar yaştaki bir insan izi bulunmuş. İnsanlar o zamandan beri vardır diyebilir miyiz?

Ateist biyologlar ve pozitivist felsefeciler, insanın gelişigüzel tabiat olayları sonunda tesadüfen ortaya çıktığını ileri sürmekteler. Onlara göre insan mükemmel bir varlık değildir. Aşağı yapılı canlılardan kalan bir takım işe yaramayan organları olan kusurlu bir varlıktır. Akıllarınca, insan şayet bir yaratıcının eseri olsa idi, böyle kusurlu değil, mükemmel olması gerekirdi.

Canlılar cinsiyet bakımından farklı şekillerde yaratılmışlardır. Bir kısmı erkek, bir kısmı dişi, bir kısmı da hem dişi ve hem de erkek karakterine sahiptir. Bu iki karakterli olanlara hermafrodit denir. Bunların örnekleri hem bitkiler âleminde, hem hayvanlar âleminde ve hem de insanlarda vardır.

İnsanın yaratılışıyla ilgili ayetlerde, ilk insan Hz. Âdem’den yaratılışına işaret edilmekte, bu yaratılışın başka varlıkların değişmesiyle meydana geldiğini ihsas edecek bir beyana rastlanmamaktadır. Tam aksine, ilk insanın topraktan hâsıl edildiği, onun eşinin de bundan yaratıldığı, insan soyunun da bunlardan meydana getirildiğinin beyan ve izahı vardır.
Kuran-ı Kerim, insanın muhtelif yaratılış devrelerinden bahseder. Bunu ana hatlarıyla üçe ayırmak mümkündür. Birisi; ilk insan Hz. Âdem(a.s.)'in, ikincisi onun eşi Hz. Havva’nın ve üçüncüsü de diğer insanların yaratılmasıdır. Bu farklı yaratılışlara bazen ayrı ayrı ayetlerde, bazen de aynı ayette dikkat çekilir.

Kuyruk sokumu, insanlarda, omurganın son 4- 5 omurunun birleşmesinden meydana gelen, tabanı yukarıda, üçgen biçiminde bir kemiktir. Önden arkaya doğru basık olan bu kemiğin ön yüzü hafifçe çukur, arka yüzü tümsek’ olup, omurların birleşme yerinde enine kemiksi oluklarından oluşan eklemlerle, bütün bir kemik halini almıştır. Evrim teorisine inananlara göre kuyruk sokumu kemiği, geçmişteki maymunumsu atalarımızın(!) bir kalıntısı olarak bugüne kadar gelmiş, hiçbir fonksiyonu olmayan bir kemiktir. Oysaki bu kemik; anatomi, fizyoloji ve kadın- doğum bilimleri açısından incelendiğinde, yapı ve fonksiyonları bakımından ne kadar önemli ve lüzumlu bir kemik olduğu görülür.
Bu teorinin dünyadaki tüm takipçileri, M. J. Behe gibi bütün mahlukatın aslında tesadüfe zerre kadar ihtimal bulunmayan bir sistemde yaratıldıklarını açıklamaya çalışıyorlar. Teorinin bilimsel kimliğinden dolayı ise bir yaratıcıdan doğrudan bahsetmeden bu çalışmaları yürütüyorlar.
Haklı olarak bu teoriyi duyan ve Allah’ın nihayetsiz ilim ve kudretinden haberdar olanlar; teorinin bu isimlendirmesinde, bir yaratıcı mefhumu anlaşılmadığını ve “akıl”, “tasarım” gibi kelimelerin kusurlu varlıklar için geçerli olan tanımlamalar olduğunu göz önğne alarak, yaratılışı ispatlamak için kullanılan bir teoriye bu ismin verilmesini uygun görmüyorlar veya yaratılışı isbat için doğrudan bu teorinin mevcut haliyle nazara verilmesinde bazı mahsurlar ileri sürüyorlar.
Bu haklı itirazlar neticesinde, teoriyle ilgilenen ve savunan "bir müslüman"ın akıldan çıkarılmaması gereken bazı noktalara değinmek istiyoruz...

Sevgili dostlar, iki gün önce "kızım neden evlenmiyor" başlıklı yazıda "hayatta tesadüf olamayacağını" daha doğrusu "tesadüflerin" matematiksel olarak "nasıl imkansız" olduğunu "bir genç kızın" 40 milyon kişide "aradığını" bulma ihtimali üzerinden tartışmış ve "matematik olarak" imkansız görünenlerin, nasıl olabildiği noktasında konuyu bırakmıştım. Kaldığımız noktadan itibaren sizden birçok mesaj geldi. Çok önemli katkılarda bulundunuz...
Bugün "aynı olasılık" hesaplarını "evrensel yasalara, doğaya, maddenin ve hücrenin yapısı" gibi konulara uygulamak istiyorum. Daha doğrusu iki kişinin, "minimum ortak aranan şartlarda" akıl-bilinç-istek-duygularını kullanarak dahi "birlikte olmalarının" matematiksel olarak ne kadar "zor" olduğundan yola çıkarak; "milyarlarca hücrenin mükemmel bir şekilde biraraya gelişini" tartışmak istiyorum. Kimilerine göre bu "bir zekanın bilinçli biraraya getirmesi", kimilerine göre "random-raslantısal" bir "gelişme" yani "evrim"!

Mimar Sinan'ın eserlerinde, ondan önce Selçuklu mimarîsinde ve geleneksel sanatlarımızda da kullanıldığını bildiğimiz Altın Oran, gördüğümüz kadarıyla kâinatın her yerinde karşımıza çık makla birlikte, hiçbir yerde ve hiçbir eserde, insan bedenindeki ka dar yoğunlaşmış değildir. Vitruvius'un, Leonardo da Vinci'nin, Le Corbusier'nin çizimleri, Fibonacci'nin hesapları, insan vücudun daki Altın Oran keşifleriyle doludur ve bu orantı, parmak eklemle rine varıncaya kadar her yerde, çeşitli kılıklarda karşımıza çıkar. Kâinatta ahenk ve güzellik adına ne varsa hepsinin temelini teşkil eden bir sihirli formül, âdeta bütün evrenin bir özetini yazarcasına, insan bedeninin her bölümüne, her eklemine, neredeyse her santimetrekaresine nakşedilmiştir.

Prof.Dr. Adem Tatlı'nın Dost Tv de yayınlanan Yaratılış Penceresi programı videoları sitemize eklenmeye başladı. Programda ana hatları ile Yaratılış ve Evrim konularında sorular cevaplanıyor, güncel bilim çerçevesinde değerlendirmeler yapılıyor.
Evrim terimi, kendi bilimsel platformundan çıkarılıp, bir yaratıcıyı inkâr fikrine âlet edilmektedir. Bu dün böyle olduğu gibi, maalesef bugün de böyledir.

Prof.Dr. Adem Tatlı'nın hazırladığı Gayeli - Planlı Yaratılış, Kuran-ı Kerim’e Göre Yaratılış, Akıllı Tasarım, Yaratılış - Evrim Teorisi Karşılaştırması ve Soru - Cevaplar'dan oluşan e-kitap'ı sitemizden indirebilirsiniz.

Kromozomlarda ve kromozomlar üzerindeki genlerde meydana gelen değişikliğe “mutasyon” adı verilir. Mutasyonlar tâbii şartlarda meydana gelebileceği gibi, suni olarak deneylerle de hasıl edilebilir. Bunda sıcaklık, kimyevi maddeler, X ve kozmik ışınlar rol oynar. Mutasyonlar, “gen ve kromozom mutasyonları” olmak üzere ikiye ayrılır.

Evrim zincirinin eksik halkalarını tamamladığı tahmin edilen ve bazı özellikleri bakımından kendisinden önceki canlıya, bazı özellikleri bakımından da kendisinden sonraki canlıya benzeyen organizmalara “ara form” veya “geçiş formu” adı verilir.
İddia edildiği gibi, bütün canlılar tek hücreden menşey alarak silsile hâlinde birbirinden hasıl edilmiş iseler, o zaman ara form özelliğine sahip organizmalardan fosil hâlinde bol miktarda mevcut olması beklenir. Fakat bu geçiş özelliğine sahip fosil sayısı son derece azdır.




